Varlık Beğenilerden Önce Gelir: Çevrimiçi Davranışlar Nasıl Bizi Tanımlıyor? — Francisco Mejia Uribe

Varoluşçuluğun başlıca özelliklerinden biri kim olduğumuzu tanımlarkenki radikal sorumluluğumuzu fark ettiğimizde -hem bireysel hem de bir tür olarak- deneyimlediğimiz duygu olan “bunaltı” kavramına olan özel vurgusudur. Eğer insanların ,varoluşçuların iddia ettiği gibi,  göklerde yazılı önceden belirlenmiş bir özü (essence) yoksa ve eğer sadece hakiki varlığımız (existence) üzerinden tanımlanabiliyorsak, o zaman eylemlerimiz- sorumlu olduğumuz- insan olmanın ne demek olduğunun yegane ölçüleridir.

Fransız filozof Jean-Paul Sartre bu düşünceyi insanlar için “varlığın özden önce geldiği” önermesi ile özetlemişti. Fakat varlığımıza dair varoluşçu düşüncesinin neticesi ise kendimizi ne yaparsak onun haricinde hiç bir şey olmadığımızın; ya da, başka bir deyişle, varlığımızdan tamamen sorumlu olduğumuzun acı veren farkındalığı. Hatta, seçimimizle sorumlu olduğumuz sadece kendi bireyselliğimiz değildir; “Varoluşçuluk Bir Hümanizmadır” adlı konuşmasında, Sartre belirli bir var olma biçimine uyduğumuzda insanlığının kalanını da bağladığımızı öne sürer. Ona göre, her bir eylemimiz insanlığın olması gerektiğini düşündüğümüz gibi bir imgesini yaratıyorsa, kendimize her daim şu soruyu sormalıyız: “ Ya herkes benim gibi davransaydı ne olurdu?” Bu soruyla gerçekten yüzleştiğimizde, insanlığa karşı olan sorumluluğumuzun ne ölçüde geniş olduğunun farkındalığı bizi kaçınılmaz bir bunaltı hissetmeye götürür- muazzam sorumluluğumuzca kışkırtılan bir baş dönmesi misali.

Sartre’ın argümanı hakkında sorunlardan biri, pratikte, hayatımız sırasınca bu tarif ettiği rahatsız edici bunaltıyı nadiren yaşamamız. Evet, zor seçimler yapmak zorunda kalıp failler olarak sorumluluğumuzun ağırlığı ile yüzleştiğimiz durumlar var fakat bunlar en iyi ihtimalle harici vakalar. Her zaman her yaptığımız eylemin bizi bireyler olarak ve insanlığı da bir bütün olarak tanımlayan ifadeler olduğu düşünerek davranmamız gerektiğini söylemek basitçe sıradan deneyimimizin tersini gösteriyor: kendimizi ne kadar önemli görsek bile, eylemlerimizin çoğu bireysel veya kolektif olarak kim olduğumuzu şekillendirmek konusunda etkisiz görünüyor.

Fakat hayatlarımız analogtan dijitale doğru geçerken, Sartre’ın yükseltilmiş sorumluluğum ve ondan kaynaklı bunaltı kavramına işaret edebilecek ilginç bir şeyler oluyor. Bireysel sorumluluk ile başlayalım. Çevrimici veri hesaplayıcılarından gelen “önerilen gönderiler” ya da “tavsiyeler” gibi gündelik deneyimleri düşünün. Olasıklar ve bağıntılarla yakaladığı kişisel tercihlerimizi ve ilerideki davranış biçimizi tahmin edişindeki tutarlılık genelde oldukça ürkütücüdür. İzleniyormuşuz ve davranışlarımız, isteklerimiz ve arzularımız isabetlice tahmin ediliyormuş gibi hissettirebiliyor. Fakat eğer algoritmalar tercihlerimizin bu kadar isabetli bir dönütünü üretebiliyorsa, bunun sebebi birey olarak arkamızda bıraktığımız ve gitgide büyüyen dijital kırıntı izini takip ediyor oluşudur. Varoluşçu terimlerle söylemek gerekirse, dijital yaşamımızda sürekli olarak dijital varlığımızın özümüzden önce geldiği deneyimini yaşıyoruz. Eğer farklı davranmış olsaydık, algoritmalarımızın varlığımızdan damıttığı dijital özümüz de farklı olurdu. Fakat daha çok eylemde bulundukça, çevrimiçi seçimlerimiz daha sık olarak makinanın bize önceki seçimlerimizce verdikleri tarafından belirleniyor.

Çevrimiçi davranışlarımızın bizi ne ölçüde tanımladığına dair olan farkındalığımızın artışı “her şeyi gören” Büyük Veri’nin yükselişine karşı olan doğal endişemizi de açıklıyor. Özel taracılar veya sanal özel ağlar ile kendimizi gizlediğimizde gerçekten gizliliğimizi koruma ihtiyacımız oluyor. Fakat bana kalırsa aktivitelerimizi algoritmalardan gizleme gereği duymamızın bir sebebi çevrimiçi olarak yaptığımız her şeyin bizi tanımlarken kullanılacağı bunaltı uyandıran deneyimden kaçmak istememiz. Şu aramanın veya falanca siteye yapılan şu ziyaretin kim olduğumuzu örneklemesini istemiyoruz, bu yüzden kendimize ve algoritmalara o sitelere giren veya o aramaları yapan insanların biz olmadını söylemek için gizleniyoruz. Bundan da öte, geçmişteki seçimlerimizin gelecekte bize teklif edilen seçimleri kısıtlamasını istemiyoruz. Sartre’ın “Kötü Niyet” dediği biçimdeki kendini kandırmayı, sorumluluğumuzu yadsımayı, bir şekilde yaptıklarımızın toplamı olmadığımıza inanmayı tercih ederiz, bu ilüzyon eğer yaptığımız her eylemin onlar için bizim kim olduğumuzu sürekli hatırlatan bir algoritma olmasaydı daha kolay sürdürülebilir olurdu.

Benzer bir olgu insanlığa karşı olan geniş sorumluluğumuz için de geçerli. Bizimki gibi bir dijital dünyada, gerçekleştirdiğimiz her eylemin dijitalleştirilip “internet” adı verilen- algoritmaların bir insan olmanın ne demek olduğuna dair kolektif bir görüntü oluşturmak için örüntüleri birleştirdiği bir yere eklendiğinin farkındayız. Başka bir deyişle, biz belirli şekillerde davrandığımız ve belirli şeyleri tercih ettiğimiz için algoritmaların bizim için neyin önemli olduğunu anlamayı, tanımlamayı ve sınıflandırmayı öğrendiği gerçeği gittikçe daha berrak hale geliyor. Yine de şimdilik, Sartre’ın dediği şekliyle, yaptığımız her seçimin insanlığın nasıl olması gerektiğine dair bir tasarı oluşturduğunu söylemek zor. Yine de, eğer bir eylem dijitalleştirilebiliyorsa, onun sürekli büyüyen bir veri havuzuna ekleneceği ve artan bir dereceyle, ne yapmamız gerektiğine dair düşüncemizi etkileyeceği kesinlikle doğru. Sürekli olarak eylemlerimize rehberlik etmesi için arama motorlarına, uygulamalara ve dijital asistanlara danışıyoruz. Fakat Büyük Veri’nin bizi sürüklediği yön geçmişteki kolektif seçimlerimizin birikimine dayanıyor. Ve bundan, bireysel katkımız küçük görünse bile, kesinlike sorumluyuz: öyle olmadığımızı söylemek sadece bu yeni transparan gerçeklikle yüzleşmeyi reddetmek olur.

Sonuç olarak, varoluşçu düşüncenin temeline göre, seçimlerimizde,hem kendimizi hem de etrafımızdaki dünyayı oluşturuyoruz, ve bu sanal gerçeklikte daha da fark edilebilir hale gelecek. Dijitalleşme ve algoritmaların verilerimizi kullanarak yaptıkları bize öznelliğimizin ne derecede önemli olduğunun kaçınılmaz bir örneğini sunuyor. Büyük Veri’nin titizlikle yaptığımız her şeyi kim olduğumuzun dijital bir avatarına dönüştürmesinden kaçmak zorlaştıkça, kim olduğumuzun kendi öznelliğimizle ne yaptığımızdan oluştuğu daha açık bir hale gelmeli. Ve seçimlerimiz Büyük Veri’nin inşa ettiği kolektif haznede toplanırken, bizim de insanlığın otoriter bir taslağına dönüşen bu şeye katkı sağlayan bireyler olarak artırılmış sorumluluğumuzun farkına varmamız gerek.

Bu şüphesiz ki bunaltı uyandıran tipte bir özgürlük zira kendimizi ve insanlığı Büyük Veri’nin denizine yaptığımız eklemeci katkı yönünden tanımlama gücünü tamamen bizim ellerimize bırakıyor. Yine de, yaptığımız herkesin yaptığı her şeyin bizi tanımlayan bir dijital envantere eklendiği yüksek riskli bir dünyada özneler olarak sorumluğumuza karşı olan bunaltımızın artması kötü bir şey değil. Dedikleri gibi “Büyük güç büyük sorumluluk getirir”; buna bir varoluşçu şöyle ekleyebilirdi: “Ve büyük sorumluluk büyük varoluşsal bunaltı getirir” Eğer bunaltıyı gerçekten olduğu şey olarak düşünürsek insanlığa daha çok yardımcı olabiliriz: bu bağıntılı günlerde özneler olarak sorumluluğumuzun arttığının bir işareti.


Yazan: Francisco Mejia Uribe

Kaynak: AEON

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *