İspanyol Engizisyonu’nu Bağlama Oturtmak — Ed Condon

Ne zaman siyaset ve hukuk sistemi çakışsa tartışma çıkması kaçınılmaz oluyor. Mueller soruşturması olsun, Colorado İnsan Hakları Komisyonu olsun, herhangi bir yasal otorite birinin üstüne biraz fazla istekli gidiyor gibi göründüğünde insanlar çığlık atmaya başlıyor. Plürast toplumumuzda kanun önünde eşitlik ortak inanca en yakın şey. Bu yüzden böyle hassas bir durumun duygusallıkla karşılanması pek şaşırtıcı değil.

Buna benzer bir reaksiyon da birini İspanyol Engizisyonu gibi davranmakla itham etmek. Retorik bir araç olarak bu gayet iyi işliyor. Bir düşünce polisinin, zihin ve ruh üzerine gölgesini düşürmüş bir tiranlığın tınısına sahip. Karanlık zindanların ve kızgın demirli meşum papazların görüntüsünü uyandırıyor akılda. Kanun kılığına bürünmüş baskı ve istismarın bir simgesi.

Yine de her ne kadar makul bir insan için İspanyol Engizisyon’una dair sevilmeyecek pek çok şey varsa da, Engizisyona’a dair popüler algımızın büyük kısmı Elizabeth dönemi propagandası ve gotik kurgulardan kaynaklanıyor. Kuzeyli (çoğunlukla Protestan) Avrupa krallıklarının İspanyol İmparatorluğu’nu özsel olarak kötü olarak resmetmek için toplu bir çabası vardı; sadece siyasi, dini ve askeri bir rakip değil, dünyada iyi olan her şeye varoluşsal bir tehdit. İspanyol Engizisyonu bu çabaların poster yüzüydü, ki bunların hepsi de Kara Efsane olarak anılmaya başlandı. Julián Juderías, Jose Alvarez-Juno ve diğer 20. yüzyıl tarihçileri bu karikatürize ithamları çürütmek ve onları olduğu şekliyle, propaganda hareketi olarak, anlamak için çok çaba harcadı.

Aslında, bir mahkeme olarak bakıldığında İspanyol Engizisyonu birçok yönden zamanının ilerisindeydi ve bugün verili varsaydığımız birçok uygulamanın da öncüsüydü.

Öncelikle basit bir hukuki konsept olan “engizisyon”la* başlayalım.  Bu, sadece gerçeği ortaya çıkarma sürecinde başı yargıçların çektiği bir mahkeme anlamına geliyor, infaz-merkezli bir nizalı** hukuk sistemi değil. Bu mahkemeler bugün birçok seküler yargı makamında varlığını sürdürüyor, ve açıkçası Amerikan mahkeme salonu dramalarıyla büyüyen bizlere yabancı gelse de bunda pek kötü niyet de yok.

Asli olarak sapkınlık davalarıyla ilgilenen dini bir mahkeme olduğu için, dindar fanatiklerce yönetilen ve masum, kendi halinde insanları teolojik teknik detaylarla köşeye sıkıştıran bir şer’i düşünce polisi olarak ün kazanmış durumda.  Engizisyon aslında Kilise’nin isteksizce yarattığı bir şeydi.

Papa IV. Sixtus İspanyol Hükümdarlığına 1478’te Engizisyonu oluşturma yetkisi verdiğinde, Ferdinand ve İsabella’nın yeni birleşmiş İspanyol Krallığı’nda halkı kültürel ve dini bir türdeşlik içine sokma çabasına yanıt veriyordu. Bu Reconquista zamanıydı; din ve milliyetçilik ayrıştırılamıyordu ve istismarlar korkunçtu. 1492 Elhamra Kararnamesi, Hıristiyanlığa dönmeyen tüm İspanyol Yahudilerini sürgün ediyordu. Granada Antlaşması’nda (1491) vaat edilen dini özgürlük kriterine rağmen, İslam efektif olarak kanundışıydı. Pogrom ve isyanlar hayatın bir parçasıydı. Hıristiyanlığa dönenler, özellikle Yahudi topluluklarındakiler, “gizli Yahudi” olarak ihbar edilme ve mülklerine el konulup hayatlarının mahvedilmesi korkusuyla yaşıyorlardı. Papa, belki de biraz safça, eğer doğrudan işe karışırsa Kilise’nin durumu kontrol altına alabileceğini ve bu dini ihbar çılgınlığına bir son verebileceğini umdu.

Bunun yerine, pogromları durdurmakla beraber, Kilise’nin dini otoritesi Kraliyet tarafından rehin alınmıştı. Kilise kontrolü tekrar eline aldığında aradan biraz zaman geçmişti.

Her ne kadar bu kurum yüzyıllarca devam etmişse de, Engizisyon’un en kötü aşırılıkları, İspanyol Kraliyeti’nin onu bir baskı ve tahakküm aracı olarak kullandığı ilk 30 senede yaşandı. 1482 yılına gelindiğinde, Papa IV. Sixtus, Engizisyon’un devlet gözetimi altında kurulmasına müsaade ettiği için pişman olduğunu kamu önünde dile getirdi. Fakat Engizisyon’un kendi istismarlarına karşı geliştirdiği prosedürler o zamanın karşılaştırılabilecek diğer tüm mahkemelerini gölgede bırakıyordu.

Karikatürizasyonundan çok daha nüanslı bir tarihsel figür olan Tomas de Torquemada, Engizisyon’a düzen ve adalet getirmekle görevlendirilmişti, ve o da iyi teoloji yerine iyi hukuku yerleştirmeyle çok daha fazla ilgileniyordu.

Onun 1498 Engizisyon düzenlemeleri engizisyoncuların (yargıçların) teolog değil, hukuk eğitimi almış hukukçular olmasını şart koştu, tüm yargıçların rahip olmaları bir gereklilik bile değildi. Bu dine değil hukuka dayalı hareket tarzı, zamanın ve takip eden yüzyıllardaki diğer mahkemelerin aksine, büyücülüğün şeytanla işbirliği değil de akıl hastalığı olarak muamele görülmesinin temelini oluşturmuştu.

Popüler algı tüm bu sürecin anonim ihbarlarla çalıştığı ve komşu ve aileler arasındaki şahsi hesap görme işleri için alabildiğince istismar edildiği şeklinde. Bunun içinde bolca doğru var, Engizisyon sürecinin halk tarafından istismar edilmesi vakalarda çok büyük bir artışa sebep oldu. Fakat ithamcılara ve tanıklara tanınan anonimliğin oluşturduğu sorunları hafifletecek hiçbir şey yok değildi. Tüm suçlamalar bir uzman jüri heyeti önüne getiriliyordu, bu heyet de hüküm giydirmek için yeterince kanıt olup olmadığına karar veriyordu. Bugünün ifade ve suçlamaları gizli biçimde dinleyen tahkikat heyetiyle büyük oranda benzer şekilde işliyordu.

Hüküm giydirme kararı verildiğinde ve tutuklama yapıldığında, zanlının İspanya’daki ve hatta kuzey Avrupa’nın -İngiltere dahil- daha ilerici hükümetlerinin sivil mahkemelerindeki sanıklara göre bazı pratik ve hukuki avantajları vardı.

1848’den itibaren, Engizisyon önüne getirilen herkes hukuki temsil hakkına sahipti, isterlerse kendilerini temsil edecek kişiyi kendileri seçiyorlardı ya da eğer gerekliyse mahkeme atıyordu. Bu, Anayasanın Altıncı Ek maddesi aynı hakkı Amerikanlara vermeden 300 yıl önceydi, Fransa’ya da 1808’de Napolyon Kanunları çıkana kadar uğramamıştı. İngiliz sanıklar 1836 yılındaki Mahkum Müdafi Yasası’nı beklemek zorunda kalmışlardı.

Sanık, kendisine kin güden yahut şahitliğine güvenilmeyecek kişilerin ismini sunabilme fırsatına sahipti. Bir keresinde, yerel bir sulh hakimi o zamana kadar mahkum ettiği herkesin ismini sunmuştu ve ona karşı suçlamaların hepsi düşürülmüştü. Engizisyon kanonik “eylemleri yayınlama” prodesürünü takip ediyordu, bu Amerikan sistemindeki delil sunmaya denkti, böylece sanıklar ve avukatları kendilerine karşı sunulan tüm delillere yanıt verebiliyorlardı.

Bunların hepsi teoride iyi güzel şeyler, diye düşünebilirsiniz. Belki Engizisyon kağıt üzerinde bazı kurallara sahipti, fakat pratik çok daha farklı bir şey ve gerçekte ne gerçekleştiğini kesin olarak nasıl bilebiliriz? Aslında, İspanya’da yüzlerce yıl boyunca Engizisyon’un baktığı binlerce davada tam olarak neler olduğunu biliyoruz. Ciddi bir mahkeme olduğu için, dava dosyaları ve mahkeme kayıtları titizlikle tutuluyordu. Toledo, Salamanca ve diğer şehirlerdeki kütüphaneler bu türden binlerce dosyayla dolu. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Henry Kamen ve diğer tarihçilere bunlara erişim izni verildi. Orada keşfettikleri şeyler Engizisyon’a dair akademik anlayışı tamamen değiştirdi.

Peki ya karanlık zindanlardan ve kızgın demirlerden ne haber? Öncelikle, Engizisyon hapishanelerinin hijyenik ve bakımlı olduğu evrensel olarak biliniyordu. Buralar ne cezalandırma amacıyla kurulmuş ne de bu amaçla işletilmişti. Mahkumların bakım standartları, Kraliyet hapishanelerindeki mahkumların Engizisyon mahkemesine geçmek için dilekçe yazacakları kadar yüksekti. Suçluların seküler mahkemeler değil de Engizisyon tarafından mahkemeye çıkarılıp mahkum edilmek için kamu önünde dini sapkınlık yaptığı kayıtlı vakalar da mevcut.

Fakat evet, işkence vardı.

İspanyol Engizisyonu’nun işkenceyi kullanması ne mazur görülebilir ne de inkar edilebilir, yine de bir bağlam içerisine oturtulabilir ve oturtulmalıdır da. Elizabethyen propagandanın dehşetli iddialarının aksine ne kızgın demirler ne de çivili tabutlar vardı.

Engizisyon’da üç çeşit işkence kullanılıyordu: strapado (bileklerden asma), toca (basınçlı su uygulama) ve porto (germe olarak bilinir). Bunların hepsi itiraza hacet bırakmayacak derecede kötü olsalar da, İngiltere’de bir sanığı bekleyen şeylere göre yumuşak kalıyordu. Orada eğer işkenceye suçlamalara yanıt vererek işkenceyi durdurmazsanız ölene kadar ezilebiliyordunuz -Margaret Clitherow’a olduğu gibi-. Ayrıca Engizisyon’un yöntemlerinin “geliştirilmiş sorgu yöntemleri”*** terimini duyan herkes için tanıdık geleceği gözlemini yapmamak da mümkün değil.

Fakat sivil yargıların, ya da bazı modern uygulamaların aksine, Engizisyon “hayat veya organlar”ın riske edilmesine izin verilmedi, yani “ölüm ya da kalıcı sakatlık” yasaktı.  Mahkuma kalıcı bir zarar verileceğinden endişe duyduğunda prosedürü durdurması için bir tane doktor hazır tutuluyordu. Ayrıca diğer mahkemelerin aksine Engizisyon’un işkence kullanmak zorunda kaldığı tüm vakalarda işkence en fazla 15 dakikalık iki seansla sınırlıydı ve mahkumun iyileşebilmesi için her seanstan sonra bir gün bekleniyordu — daha yakın devirdeki pratisyenlerin kendilerine uygun gördükleri bir standart değil bu.

Bunun da ötesinde, işkence altında edilmiş itiraflar kanıt olarak sayılmıyordu. İtirafın herhangi bir geçerliliği olabilmesi için herhangi bir zorlama ihtimalinin ortada olmadığı bir durumda, özgürce tekrarlanması gerekiyordu. Aklınıza “madem işkenceyle elde edilen itirafın hiçbir geçerliliği yoktu, o zaman neden işkence edilme zahmetine giriliyordu ki?” şeklinde gayet makul bir soru gelebilir, fakat zaten mesele kısmen de buydu: O zamanlar işkence her yerde yaygındı, ve Engizisyon’un bunu kullanması objektif olarak bakıldığında korkunç olmakla birlikte bağlam içerisinde doğrudan ilerici görünmekte. Kullanıma getirilen kısıtlamalar, işkenceyi pratikte ortadan kaldırma aracıydı. Bu, işkenceyle yargılamanın mazide kalmadığı Avrupa’nın hukuki evriminde önemli bir sıçrama noktasıydı.4

Benzer şekilde, Engizisyon’a dair diğer yaygın bir kanı da Engizisyon’un bir ölüm makinesi olduğuydu. Akademisyenler, bilhassa The Spanish Inquisition: A Historical Revision eserinde Kamen, kantitatif tarihsel analizi kullanarak 16 ve 17. yüzyıllarda İspanya topraklarında Engizisyon mahkemelerinde yapılan ortalama infaz sayısının yılda üçten az olduğunu ortaya koydular: o tarihte Avrupa’daki herhangi bir mahkemeden ciddi şekilde düşük bir oran.

Bunların hiçbiri İspanyol Engizisyonu’nun gurur duyulacak ya da sevgiyle yad edilecek bir şey olduğunu göstermiyor. Fakat zamanın standartlarına bakılarak, hemen hemen tüm mahkemelerden birçok yönden üstün olduğunu söylemek de çelişkili değil. O zamandan bu yana geçen yüzyıllarda İspanyol Engizisyonu’ndan daha kötülerini yaptığımız zamanlar oldu — işte bu kimsenin beklediği bir şey değil.


*: Metinde geçen ifade “inquisition” ve inquiry (araştırmak, incelemek) ile aynı kökten geliyor, fakat metin bağlamında engizisyon olarak çevirmeyi uygun gördüm.

**: Adversarial system. Kısaca, tarafların delilleri sunup jüriyi ikna etmeye çalıştıkları hukuki sistem. Inqusitiorial system (sorgusal sistem) ile farkı, nizalı/çekişmeli sistemde mahkeme/yargıçlar tarafların avukatları tarafından sunulan delillerin ötesinde bir araştırma yapamazken ikincisinde şu ya da bu kişinin masumluğundan ziyade gerçek ortaya çıkarılmaya çalışılır, bunun için de sunulan delillerin ötesinde aramalar, sorgular vb. de yapılır. Detaylı bilgi için: Adversarial and inquisitorial systems of justice

***: enhanced interrogation techniques. ABD’nin istihbarat birimlerinin sorgulamada kullandığı işkenceler için kullandığı hüsnütabir.

Yazan: Ed Condon

Kaynak: The National Review

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *