İnsanlar Hiç “Büyüsel Düşünme”de Bulunuyor mu? — Pascal Boyer

Eğer kokteyliniz üzerinde “kusmuk” yazan bir bardakta gelseydi, daha mı az hoşunuza giderdi?

Bilişsel psikolojinin gösterdiği sağlam bir sonuç, insanların çoğunun -eğitim, fikir ya da kişiliğe bakılmaksızın-, doğru uyarıcı ve şartlar altında büyüsel şekilde düşünmeye itilebileceği. İnsanlar, bir kazağın eskiden Adolf Hitler’e ait olduğu söylendiğinde o kazağı giymekte isteksiz hale geliyor. Aynı şekilde, bir deneycinin plastik hamamböceği batırıp çıkardığı bardaktaki sudan içmemekte diretiyor. Öncelikle Paul Rozin ve Carol Nemeroff tarafından gösterilen ve sonradan Paul Harris gibilerce tekrar edilebilen pek çok bu türden etki var.

Bu, büyüsel düşünmenin ya burunlarında kemik taşıyan yarı-çıplak insanlar ya da “mantık öncesi” zihne sahip daha az egzotik köylü ve barbarlar olan Öteki’ye ait bir imtiyaz olduğu fikrinde bir şeylerin hayli yanlış olduğunu düşünen kültürel antropologlar için hayırlı bir gelişme. Yani şimdi, tabiri caizse hepimiz Öteki olduğumuzu biliyoruz.

Fakat büyülü düşünme gerçekten de var mı? Deneyler gerçekten de onu iş üstünde gösteriyor mu?

Hepsi nasıl yorumladığınıza bağlı.

Bu konudaki amprik literatür sağlam. Mesele bu sonuçlar değil. İnsanlar “büyülü” tercihler yapmaya itilebilir, fenomen sabit, rasyonalizasyona karşı direniyor, hemen her kültürde bulunuyor ve sadece erken gelişim ile kısıtlı değil. Egzotik ilkel zihin düşüncesi ölüp gitti. Burada bir sorun yok.

Buradaki problem, bu sürecin bilişsel işlenme tanımında yatıyor. Mesela paradigmatik bir vakayı ele alalım; insanların üstünde ‘H2O’ yazan A bardağından su içmeyi ‘kusmuk’ yazan B bardağından içmeye tercih etmesini. İki bardağa da aynı sürahiden su doldurulduğunu görüyorlar, hatta deneylerin bazılarında etiketleri kendileri yazıp bardaklara kendileri yapıştırıyorlar ve yine de birinden daha gönül rahatlığıyla içiyorlar. Bu tür çalışmalarda iki bardak arasında gerçek bir farklılık olmadığını ve büyülü bir bağlantı olduğu fikrinin saçma olduğunu kabul ediyorlar. Yine de seçimleri tahmin edilebilir şekilde A’ya meylediyor.

Bu yüzden de deney tutanağından da (belki biraz belirsiz biçimde) görülebileceği üzere tartışmasız olarak büyülü inançlara sahip gibi görünüyorlar.

Fakat burada inanma eylemini kim gerçekleştiriyor?

Bana kalırsa bu son çıkarım daha muğlak ve muhtemelen yanıltıcı bir bilişsel süreç görüşüne dayanıyor, şöyle ki:

[1] Zihin, organizmanın o andaki inançlarının saklandığı ve yeni çıkarımlar üretmek için kullandığı bir merkezi inanç kutusuna sahip;

[2] karar verme, kutuda saklanan temsiller ile organizmanın, muhtemelen “şimdiki tercih kutusu”nda saklanan, amaçlar hiyerarşisinin kombinasyonunun bir ürünü.

Eğer bunlar geçerli varsayımlar olsaydı, katılımcının davranışı (A bardağını seçmek) bir tercihe (A bardağı B bardağından iyidir) dayalı bir seçim olurdu, ki bu da “B bardağının içindekilerde kötü bir şey var” inancını ihtiva ederdi — böylece bu davranışı deney tarafından imal edilmiş büyüsel düşünmeye kanıt olarak gösterebilirdik.

Fakat bu bana inanç ve tercih yapma için tuhaf bir tanım gibi geliyor. Bilişsel mimarideki alternatif bir tanıma göre – bu o kadar apaçık şekilde doğru bir tanım ki burada savunmayacağım- öncüller daha farklı:

[1] Zihin bir merkezi inanç kutusu içermez fakat birçok inanç-hükümcüsü [belief-adjudicating] modüle sahiptir, bunlar farklı alana-özgü [domain specific] modüllerin oluşturduğu n-değişkenli inançların içeriğine ve kapsamına göre aktif edilir.

[2] Karar verme, bu inanç-hükümcüsü sistemlerin rekabetinden bilgi alan rakip amaçların bir sonucudur.

Bu düz varsayımlar altında, katılımcının davranışını standart hikayeden daha farklı şekilde yorumlamak mümkün.

Öncelikle, insanlar üstünde “kusmuk” yazan bardağı gördüğünde olan şey tehlike-tespit modüllerinin otomatik olarak aktifleşmesidir, çünkü bu etiket girdi kondisyonlarından biriyle eşleşmiştir -mideye indirilmesi zararlı bir maddeyi gösteren bir ipucuyla. Diğer kavramsal bilgiler, mesela, “Bu etiket içindekileri gerçekten temsil ediyor”, ya da tersine “Bu etiketi ben yazdım ve bardağa ben yapıştırdım”, “Bunların hepsi deneyi hazırlayan kişinin yaptığı bir oyun”, vs., tehlike tespit modülüne girmiyor çünkü girdi formatlarının hiçbiriyle uyuşmuyor.

İkincisi, deneğin o anki karar verme süreci şu şekilde betimlenebilir: Çoğu zihinsel sistem ve modül şu ya da bu bardak seçimine dair bir girdiye sahip değildir zira diğer meseleler üzerine yoğunlaşmak üzerine tasarlanmışlardır. [ii] Bazı yüksek inanç-hükümcüsü modüller (“Bu etiketi ben yazdım ve bardağa ben yapıştırdım” gibi bilgileri işleyenler), A ya da B için herhangi bir tercih üretmez çünkü iki bardak da aynıdır; [iii] ufak bir modül kümesi (tehlike-tesbiti ve çocukları), A bardağından kaçınmak için bir tercih sinyalliyor.

Kararlar (ne kadar küçük olsa da) rekabet üstünlüğü tarafından yönlendirildiği için, katılımcı B bardağını seçmeye yöneliyor.

Bu yorum altında, ne organizma ne de organizmanın herhangi bir parçası “A bardağında zehir var” inancına sahip. Bu, (sadece “zehir kelimesi potansiyel tehlikeyi işaret ediyor” gibi bilgileri ileten) tehlike-tespit modülü bardağın içindekilere dair herhangi bir çıkarıma sahip olmasa da doğru.

Kısaca, bu tür bir deney bir şeyleri açığa çıkarıyor – fakat büyüsel düşünmeyi değil. Bir modüler süreç tarafından imal edilen her tercih değişikliğinin, verilecek karara dair diğer her şey sabit kaldığı takdirde, kararı belirli bir yöne çekebildiğini gösteriyor. Bu gayet ilginç ve üstüne çalışılmalı da, fakat herhangi bir büyüsel inancı gerektirmiyor.

Bana kalırsa bu deneysel olmayan büyüsel düşünme vakalarına da uyarlanabilir. İnsanlar, komşularının fotoğrafının üstüne örümcek çizdiklerinde komşularının kesinlikle hastalanacağını ve yaptığı kötülüklerin bedelini ödeyeceğini söylüyor. Bana kalırsa bu zihnin hiçbir kısmı büyülü bir inanca sahip olmasa da gerçekleşebilir.

Antropolojik vicdanın iç sesi

Klasik antropolojik aklın bana “Sen ne zırvalıyorsun? Nasıl insanlar sana “Evet, büyüye ve bu örümcek fotoğrafının komşumu hasta edeceğine inanıyorum” dediğinde bile büyüsel inançların varlığını reddedebilirsin?” diye bağırdığını duyabiliyorum

Ses gürültülü fakat argüman ikna edici değil.

A bardağını seçip “bunun aslında çok saçma olduğunu biliyorum” diyen insanlar ile A bardağını seçip “bence B bardağında hakikaten kara büyü var” diyen insanlar arasında kesinlikle fark var.  Dillendirilen söylemler farklı, fakat ne sezgilerinde ne de davranışlarında farklılık var.

Bu bize sezgileri veya davranışları tetiklendiren şeyin dillendirilen söylemler değil, kişinin kendi davranışını nasıl yorumladığı olduğunu gösteriyor gibi geliyor. Yani, bir kere (yukarıda anlatılan sürecin sonucu olarak) “büyülü” bir tercih yaptığımızda, bunu diğerlerine ve kendimize karşı gerekçelendirme ihtiyacı duyuyoruz. Bazı kültürel bağlamlarda, Rozin’in denekleri gibi, “bunun saçma olduğunu biliyorum ama elimde değil” diyebiliyoruz. Diğer bağlamlarda kültürel olarak belirgin bir “büyü” modelinden yola çıkıyor ve “bana makul geliyor ve diğer insanların bunun işe yaradığını bilmesini istiyorum” diyebiliyoruz. Modüler sistemlerimizin gerekçelendiremeyeceğimiz birçok tercih yaptığı zamanların çokluğuna bakınca, bu türden söylemlerin kültürel olarak oturabileceği bolca ekolojik mekan var gibi görünüyor.

Bilişsel bilimcilerin “büyülü bağlantıları” açıklamak için geliştirdiği modeller (özellikle Jesper Sørensen’in detaylı analizine bakabilirsiniz), bu senaryoda da öncekiler kadar geçerli. Fakat büyüsel inançlar bu modeller ne gerçekten gerekli, ne de yeterli.

Yani ilkel Öteki başından beri bizdik. Garip fikirlerimiz olduğundan değil, iyi-tasarlanmış adapte zihinlere sahip oldukları için.


Yazan: Pascal Boyer

Kaynak: International Cognition and Culture Institute

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *